Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

FOLKLOR

anasayfa

Bir halkın sevinci, acısı, hüznü, neşesi, düşüncesi, tarihi ve kültürü folkloruna yansır. Atasözlerinde, deyimlerinde düşüncelerini; fıkralarında espri anlayışını; türkülerinde sevgisini; oyunlarında, masallarında eski inançlarının izlerini yakalayabilir, görebiliriz.

Bu yönüyle, Hititlerden, Orta Asya Şamanizm’ine ve İslam uygarlığına uzanan bir sentezdir Karaman. Folklorik yapı sadece Karaman da kalmamış, Fatih döneminde, Karamanoğulları’ndan ileri gelenlerin, Balkanlarda zorunlu iskana tabi tutulmalarıyla, oralara kadar uzanmıştır. Bu nedenle, Yunanistan ve Bulgaristan’da yaşayan Türklerin folklorunda, bugünkü Karaman folklorünün renk, duygu ve soluğu görülür. Özellikle halk oyunlarında, bu motifler birbirine daha yakındır.

Karaman folklorünün özünde acı ve hüzün vardır. Tarihinde karşılaştığı yakılıp yıkılmalar folkloruna da yansımıştır. En hareketli türkülerinde bile, hasret ve acı motiflerini görmek mümkündür.

Henüz tam anlamıyla derlemesi yapılmayan Karaman folklorünün gün yüzüne çıkması, Anadolu kültür mozaiğinin berraklaşmasında önemli gelişmeler kaydedecektir

 

KARAMAN FOLKLORU

 

EFSANELER

 

KARAMANOĞULLARI DEVRİNDE KARAMAN’A AİT BİR EFSANE

 

Larende yöresi halkı, Karamanoğulları devrinde hakka, hukuka saygılı, Allah katında duaları kabul olunan, salih kişilermiş.

İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi Mahmut Ağa bölümü, 4603 no.’da kayıtlı Menakıbename’de, büyük veli Şeyh Aliyüssemerkandi hazretleri Hicaz’da yaşadıkları devirlerde, bir gün rüyasında Hz. Peygamberi görür. Hz. Peygamber kendisine şunları söyler: “Ehl-i Karaman bir bölük hayran, gözleri giryan, ciğerleri büryan, kaabil-i ıslah ve karib’üs salah mü’mindirler. Hak Teala seni ol iklime rahmet ve ol iklime hidayet vermiştir...” Sözleri ile Karaman’a gitmesini istemiştir. Peygamberin manevi övmesine sahip olan Karamanlılar, toplumları ve yöreleri için herhangi bir bunalım karşısında, şimdiki hastanenin bulunduğu arsadaki, Büyük Kutbeddin Camiinde toplanırlar, burada Allah’tan gereken duada bulunurlar, böylelikle de, çekindikleri afetlerden korunurlar veya kendilerine sıkıntı yapan memur, herhangi bir hastalık ya da olay nedeniyle, Karaman’dan çekilip gidermiş.

Fatih Sultan Mehmet Han’ın Veziri, Karaman düşmanı, Gedik Ahmet Paşa, Larende’ye gelerek, ordu için, her evden birer yumurta vermelerini istemiş; ve herkesin yumurtalarını belirtilen bir yere getirmeleri ilan olunmuş.

Her aile reisi, bir yumurta getirerek, söylenilen yere bırakıp gitmişler. Yumurtaların getirilmesinin arkası alındıktan sonra, güya Gedik Ahmet Paşa, Osmanlıların Larende’ye en yakın şehirdeki valiye, yumurtaların toplandığı haberini göndermiş; ve yine güya oradan gelen cevapda da yumurtalara gerek kalmadığı bildirilmiş. Bunun üzerine Gedik Ahmet Paşa, ikinci bir ilan ile, herkesin yumurtalarını geri almalarını istemiş. Halk da gelip, birer yumurta alıp gitmişler. Ama büyük yumurta getiren, tesadüfen küçük, küçük yumurta getiren de büyük yumurta almış.

Birbirlerine hakları geçen Karaman halkının duaları Allah katında kabul olunmaz olmuş.

 

ATLASPUŞ SULTAN İLE HAMZA BEY EFSANESİ

Atlaspuş Sultanı’nın türbesi, Karaman ilçe merkezi sınırları içinde ve Zengen köyünden Hacı Halil İbrahim Gerçekler’in evinin bitişiğindedir. Türbe taş duvarlarının bir kısmı halen ayaktadır. Türbede yalnız, adi sandukalı bir mezar vardır. Hiçbir yerinde kitabesi yoktur. Burada yatanın kimliğini, halkımız arasında pek yaygın olan şu hikayeden öğreniyoruz:

Burada yatan Güves Bey’in kızıdır. Karaman’ın çok namlı pehlivanı ve aynı zamanda da bey olan, Hamza Bey’e bu kız istenmiştir. Babası vermemiş, nihayet Silifke Beyi araya girerek babasını yumuşatmış. Güves Beyi kızını vermek için bir şart koşmuş.

“------------- benim pehlivanımla güreşir ve onu yenerse kızımı öyle veririm”

Bu şart, Hamza Bey tarafından memnuniyetle karşılanmış. Bir gün çay başında sofralar düzülmüş, yenmiş, içilmiş. Halk ve davetliler hazırlanmışlar, güreş başlayacakmış. Güves beyinin pehlivanı salına salına meydana gelirken, çayın kenarındaki bir kavak ağacını eliyle asılarak, yerden pırasa söker gibi sökmüş ve omzuna alarak, seyirciler önünde resmi geçite başlamış. Bu sırada Hamza Pehlivan sahnede görünmüş; gitmiş, Güves Beyi’nin pehlivanının omuzundaki kavak ağacını alarak, bir ok gibi, ta çayın öbür tarafına fırlatıvermiş.

Bu başarı, halkı ve seyircileri coşturmuş, alkış tutmuşlar ve Hamza Pehlivan’ın galibiyeti ilan olunmuş. Fakat Bey, kızını vermemekte hala ısrar etmiye başlamış. Kız ve annesi de Hamza Pehlivana gönüllü imişler. Nihayet annesiyle birlikte kız, Hamza Pehlivana kaçmıya karar vermişler. Anlaştıkları bir gün beraberce kaçarak, Bahtım Dağı’nın önüne kadar gelmişler. Fakat, Bey’in adamları da bu sırada arkalarından yetişmişler. Burada, iki taraf, kıyasıya bir mücadele vermişler. Atılan bir ok, Atlapuş Sultan’a saplanmış. Kalbine saplanan ok, onu ağır yaralamış ama, Güves Bey’inin adamları da, Hamza Bey tarafından yakalanmışlar.

Kız ölmüş, Hamza Bey onu bu türbeye gömmüş, üstüne türbe yaptırmış, sandukasının üstüne atlaslar örtmüş.

Güves Bey’inin yakalanan adamları da, Bahtım Deliği yanındaki mağaraya hapsedilmişler. Halen bu mağaralar, bu olaya dayalı olarak Hamza Zindanları adı ile anılmaktadırlar.

KARAMAN’IN KOYUNU SONRA ÇIKAR OYUNU

Bu deyimle ilgili çeşitli rivayetler ve hikayeler vardır. Biz burada derliyebildiğimiz hikayeleri anlatacağız.

 

 

BİRİNCİ HİKAYE

Karamanoğullarıyla, Osmanlı Devletinin kıyasıya savaşa tutuştuğu yıllarda, Karaman halkı savaşlardan çok çekmiş. Ezilmişler, evleri, barkları, malları çok zarar görmüş. O devrin uluları toplanıp, ”Bu kardeş kavgasını tatlılığa bağlıyalım”diye kurultay kurmuşlar. Karaman Beyi ile Osmanlı Beyi’ni Konya’ya çağırmışlar, her iki tarafın şikayetini dinlemişler. Sözü tatlıya getirip, her iki beye de, bir daha savaş yapmamaları için yemin ettirmişler.

Karaman Beyi yemin ederken, elini koynunua götürerek: “Bu can burada kaldıkça, Osmanlı’yı kardeş bilip, kılıç çekmeyeceğime söz veriyorum”demiş. Fakat kurultaydan çıkan Karaman Beyi, kaftanının altından bir kuş çıkarıp salıvermiş ve “İşte can çıktı söz bitti”demiş.

 

İKİNCİ HİKAYE

1243 senesi Kösedağ savaşından ve bozgunundan sonra, Selçuklu ordusu çekilmiş, Moğol ordusu yer yer Anadolu’yu istilaya başlamıştı. Moğollar Müslüman olmadıkları için, Müslüman Türklere karşı çok düşmanca hareket ediyorlardı. Kuvvetçe çok üstün durumda bulunuyorlar ve her savaşta galip geliyorlardı. Konya’yı istila ettikten sonra, Kerimüddin Karaman Bey zamanında Karaman’ın üzerine yürüdüler.

Tarih takriben 1258 sıraları idi. Karamanoğlulları telaşa düştüler. Zira Moğollar direnen yerlerde halkı kılıçtan geçiriyorlardı.

Ne yapıp yapıp, bu putperest Moğolları yenmek lazımdı. Karamanlılar basit bir harp hilesi düşündüler. Netice de Moğollar baskın yapacaklardı. Moğol ordusu Konya üzerinden Karadağ’a doğru ilerliyorlardı. O tarihte Karadağ ormanla kaplı idi.

Karaman askerleri koyun postuna bürünerek, bir koyun sürüsünün arasına karıştılar. Sürü ile birlikte Moğol ordusuna doğru yaklaşmaya başladılar.

Moğol ordusu, sürüyü gasbetmek, yiyip içmek için bir kaç koyun yakalayıp kestiler, kızarttılar ve içkiyle beraber yemeye başladılar. Tam sızdıkları sırada, koyun postuna bürünen Karaman askerleri üzerlerindeki postları atarak, Moğolların üzerlerine çullandılar. Bir yandan da ormanda gizlenmiş bulunan esas ordu, Moğollara hücum etti. Bütün Moğol ordusu orada yok edildi. Tek tük kaçıp kurulabilen Moğollar da etrafa bu deyimi yaydılar.

ÜÇÜNCÜ HİKAYE

Karaman kalesi Osmanlı ordusu tarafından sarıldığı zaman, kale içindeki halk, canını ve malını kurtarmak endişesine düşer.

Bu arada, bir sürü sahibi de sürüsünü kurtarmak hazırlığı içindedir. Sürünün karanlık dehlizde yolunu bulabilmesi için, keçilerin boynuzlarına yanan meşaleler takar ve bu suretle dışarıya çıkarlar.

Kaleyi sarmış bulunan Osmanlı askerleri, arka tarafta ellerinde meşaleler bulunan bir ordunun kendilerine saldırmak üzere bulunduğunu sanarak, kuşatmayı kaldırıp, ağırlıklarını bırakarak kaçarlar. Bunun bir sürü olduğunu, iş işten geçtikten sonra anlarlar, ve bu lafı çıkarırlar.

ÇELEBİ LOKMASI - KARAMAN OKKASI

Bu darb-ı mesel, Karaman’a has bir atasözüdür. Çelebi terimi, Mevlana tarikatında olanlara, daha ziyade Mevlana soyundan gelen dedelere, bilhassa, tarikat postunda oturan şeyhe verilen bir lakap olmakla beraber, çelebi soyundan olan herhangi bir aileye de çelebiler denir.

Gerek tekkelerinin bol gelirli oluşu, gerekse vakıfların gelirlerinden aldıkları hisseleri ve daha başka imkanları ile, genel olarak varlıklı aileler olan çelebilerin tekkeleri, aşhanelerinde hazırlanan yemeklerinin kalite ve bolluğu bakımından, bir çok ailelerle yarışırdı ve hatta onları geçerdi.

Çelebi ailelerinin özel mutfaklarında da keza bol çeşit ve bol masraflı yemekler pişirilirdi. Yani, gerek tekkenin ve gerekse çelebi ailelerinin evlerinin günlük sofraları, sanki bir ziyafet sofrası gibi olurdu. Bu nedenle de Mevlevi tekkeleri ve Mevlevi ailelerinin sofraları dillere destan idi. Haftanın cuma ve pazartesi günleri, en kaliteli yemeklerin hazırlandığı günlerdir.

Mevlevi tekkelerinde pişirilen pilavların katkıları şunlardır: Pirinç, et, soğan, kuş üzümü ve fıstık. Tekkenin kilerlerinde saklanan tulumlardaki o güzelim sadeyağı da baş katıktır.

Mevlevi tekkelerinde yemek yemeye, “lokma yeme veya lokma etme”denilir. Yine tekkelerdeki geleneksel yemek sofraları serildiği günlerde “lokmaya salla”diye ilan olunur. Bu nedenle, genel olarak, tekke sofralarında yemeğe oturmaya da “lokmaya oturmak” denilirdi.

Karaman okkasına gelince; Karaman ve dolayları, pek bolluk ve bereket ocağı imiş. Bu nedenle, Karaman’a has özel bir darb-ı mesel olan “karnım aç, Karaman’a kaç”sözü de, yokluk içinde olanların, Karaman’da bolluğa kavuşacaklarının bir açıklamasıdır.

İşte, böylesine bolluk ve bereket içerisinde yüzen Karaman’daki ticaretle uğraşanlar, alışverişlerde kaytarıcılık değil; kendilerinden Allah’ın hoşnut olması ve işinden daha fazla bereket olması için, sattıkları mallarını belirli orandaki tartıdan fazlası ile verirlermiş. Bu yüzdendir ki esnaflar, dükkanlardaki tartı okkalarını daha ağırca hazırlattırırlarmış. İşte çelebilerin sofraları ve esnafın özel okkaları, bu sözü doğurmuştur.